top of page
  • Yazarın fotoğrafıRecep Kayalı

NECATİ MERT’İN “MUSTAFA’NIN KARESİ” İSİMLİ HİKÂYESİNİN TAHLİLİ

Güncelleme tarihi: 13 Kas 2023

Necati Mert’in yayımlanan ilk öyküsü olan “Mustafa’nın Karesi” 7 Temmuz 1972 yılında Yansıma dergisinde okurların karşısına çıktı. Mert’in öykü dünyasında önemli bir basamak olan “Mustafa’nın Karesi”nde yazarın sonraki dönem eserlerinde de seçtiği merkez- taşra, kent- kasaba, sosyal adaletsizlik, otorite, sınıfsal ayrım gibi konu ve çatışma unsurlarını görüyoruz.


Hikâyede basit, kısa bir özetle silik bir karakter olarak yetiştirilen Mustafa’nın kabuğunu kırma mücadelesini anlatılmaktadır. Mert, ilgili hikâyesinde çocukluğundan beri otoriter bir baba figürünün altında ezilen, kendi sosyal ve ekonomik tercihleri, yaşantısı hakkında bile karar sahibi olamayan sıradan, pasif bir karakter yaratmayı başarmıştır.

Tanrısal bakış açısıyla yazdığı hikâyesinde zamanlar arası geçişi kullanan Mert, Mustafa’nın karakter oluşum sürecini anlatırken onun yaşadığı psikolojik şiddete, ekonomik bağımlılığın üzerinde yarattığı tahribata büyük bir ustalıkla yer verir. Böylelikle -çok da uzun olmayan hikâyede – karşımıza neredeyse nefes alışlarını duyabileceğimiz canlılıkta bir karakter çıkar.

Hikâye Mustafa’nın yanında çalıştığı (daha doğrusu aylıkçısı olduğu) fotoğraf stüdyosunda başlamaktadır. Mustafa karanlıkodada çektiği filmleri yıkarken patronuyla üç gün önce yaşadığı tartışmayı anımsamıştır. Bu da onu hatıraları arasında bir yolculuğa çıkartıp kendi içerisinde bir muhasebeye sürüklemiştir.

“Madem bakamayacaktın karınla çocuğuna, neden ayrıldın babanın bağından? Şehre taşınırken bana mı güvendin?”Karanlıkodaya girdiğin bir hafta olmadan ‘ağbi para’ diyorsun”[1]

Patronun söylediği bu cümleyle hikâyeyi başlatan Mert, böylelikle karakterin geçmişi hakkında bilgi verir. Giriş cümlesinin bir tartışma diyaloğu olması metnin yüksek bir ritimle başlamasını sağlamıştır. Ayrıca bu tercih devamındaki zamansal geçişlerin anlaşılması, hikâyenin çözülmesi, karakterlerin tanıtılması açısından hayli isabetli olmuştur. Mert, şu kısacık cümlede bile “göç” “geçim sıkıntısı” gibi temalara işaret etmektedir. Ayrıca hikâyenin üzerine inşa edildiği ayaklardan biri olan “ekonomik bağımsızlık” da okura hissettirilmektedir. Kendi ayakları üzerinde durup ailesini daha iyi şartlarda yaşatmaya çalışan Mustafa, patronundan ihtiyaçları için biraz avans istemiş bunun karşılığında da bir anlam ifade etmeyen nasihatler dinlemiştir. “İki yüz lira yapana kadar yemek pişirme efendim. Kuru öteberiyle idare et. Kemeri sık! Zeytin ekmek, peynir ekmek falan”[2]

Örnekte de görüldüğü üzere yaşadığı ekonomik çıkmazdan kurtulmak için çözüm arayan Mustafa, temel ihtiyaç maddesi olan gıda üzerinden yapılan örneklemeler ve tavsiyelerle aşağılanır. Yaşam alanı değiştirmiştir ancak bu defa ekonomik refahını rayına oturtamadığı için bir başka otoritenin altında ezilmektedir. Babasının kasabadaki sosyal, ekonomik baskısından kurtulurken şehirde ekonomik özgürlüğünün iplerini patronu tutmaktadır.

Necati Mert “Mustafa’nın Karesi” isimli öyküsünde patron, baba gibi otorite unsurlarının ana karaktere yaptığı ekonomik baskıyı genellikle gıda üzerinden göstermektedir.

“Ah! O çay sofraları! Ağzına çayla beraber zeytin atmıştı, ardından da peynir. Babası top gibi fırlamıştı sofradan:

“Bol bol yiyip bel bel bakasın inşallah! Mülkümü kurutacak dürzü!.. Hem zeytin hem peynir! Katık et, katık!”

Önce bir şey anlamadı bu sözlerden Mustafa. Sonra sık sık duyunca zeytin tanelerini lokmalarına yarım yarım bile arkadaş edebildi.”[3]

Örnekte de görüldüğü gibi baba otoritesi daha çocuk yaştaki Mustafa’nın yediklerine bile masraf gözüyle bakmakta onun yediği iki lokma peynirle zeytini “Mülk kurutma” olarak ele almaktadır. Mustafa’nın ekonomik yetersizliğinin ve bağımsızlığının sıkıntısını, bunların beraberinde getirdiği baskıyı gıda örneği üzerinden hissettiren sadece otorite olarak ele aldığımız babası ve patronu değildir. Askerden gelir gelmez görücü usulüyle evlendiği eşi de Mustafa’nın baba evindeki yetersiz beslenmeden ve sürekli aynı yemeklerin sofrada olmasından şikâyetçidir. “Ben babamın yoksul evinde bile bu kadar sık bulgur pilavı yemedim deyip yastığa gömdü başını, gözlerini.”[4]

Ancak Mustafa babasının aksine bir davranış takınmıştır. Kendi küçük ekonomisi içinde ezilip bunalan eşini terslememiş tam tersi bir yol izleyerek onun içini rahatlatıp umut vermiştir. “Ah bir param olsa neler yediririm sana şehirde”

Mustafa’nın bu cevabı bizlere onun hakkında önemli ayrıntılar vermektedir. Öncelikle ataerkil yapı içinde böylesi sert, otoriter ve sevgisiz bir ortamda büyüyen bir çocuk olarak kendi çekirdek ailesine karşı oldukça anlayışlı bir tutum sergilemektedir. Burada Mustafa’nın karakterindeki ilk kırılmanın evlilik ve beraberinde getirdiği sorumluluk duygusu sayesinde gerçekleştiğini görebiliyoruz. Ayrıca “Neler yedirirdim sana şehirde” sözüyle de yaşadığı kasabanın imkânları karşısında duyduğu memnuniyetsizliği de fark edebilmekteyiz.

Çocukluğundan beri babasıyla birlikte köylere gidip üzüm toplayan Mustafa evlenmesine rağmen hâlâ haftalık 15 lira kazanmaktadır. Belki küçüklüğünden beri aşırı sindirildiğinden belki de sorumluluğu yokken yaptığı harcamalar kendisine yeterli geldiğinden o yaşa kadar bu duruma itiraz etmemiştir. Hakkını aramak için ilk kez babasının karşısına çıkar. Bu yalnız kendisi için değil sorumluluğunu aldığı eşi ve çocuğu için de giriştiği bir hak arayışıdır. Bir başka okumayla Mustafa’nın koca ve baba olduktan sonra kişiliğindeki boşluğu tamamlama adımlarını attığını görmekteyiz. Bu adımlardan biri olarak da haftalığına beş liralık bir zam ister. Burada küçük otoritenin büyük ve ana otoriteye karşı ilk başkaldırısını görürüz. Tahmin edileceği üzere büyük bir tepkiyle karşılaşır. “Vay vay vay! Hem ben biliyormuşum hem de arttıracakmışım. Ulan dürzü! Yiyecek benden, giyecek benden. Hem karına hem sana hem veledine… Yorulduğun yere saray mı yaptırayım istiyon? Bak şuna. Beş liraya göz koymuş.”

Görüldüğü üzere buradaki tepki bir baba oğul ilişkisinden ziyade ağa-maraba, usta-çırak ilişkisine benzemektedir. Toptan aşağılayıcı, küçük düşürücü bir dil kullanılmaktadır. Babanın öfkelenmesinin temelinde Mustafa’dan daha önce duymadığı bir istek ve ricanın gelmesi yatmaktadır. Bu küçük istek kendi otoritesine atılan bir çiziktir. Bu da önüne geçilmesi gereken bir şeydir. Çünkü baba, aile üzerinde söz sahibi olan tek kişidir. Böylelikle her şeyin iyisini düşündüğüne inanır. Mustafa’yı aşağı çekip kendi iktidar alanını sağlamlaştırma yoluna gider. Cümlesinin sonunda da “Bak hele! Kumara, karıya mı gidiyon yoksa?” diyerek oğlunun isteğini gayriahlakî bir zemine indirmeye çalışır. Büyük otorite karşısında ilk kez sesini çıkarıp isteklerini söyleyebilen Mustafa kendisini savunurken köyde kendisininkine benzer bir yaşam sürerken şehre göç edip fabrikada işe giren Hasekilerin Rıdvan’ı örnek verir. “Hani Hasekilerin Rıdvan var ya… Hani babasının yanından ayrılıp şehre inen. Fabrikaya yerleşen. İşte o ev masraflarını gördükten sonra iki yüz liradan fazla ayırabiliyormuş. Harçlık için. Ben o kadar da istemiyorum”

Bu örnekle birlikte Mustafa’da babasına gözdağı vermektedir. Ancak babası tamamen kendi gücünü koruma düşüncesine girmiştir. “Defol git öyleyse şehre. Ben fabrika değilim. Çok verip azdıramam. Geleneği bozamam.”

Baba-oğul, eski- yeni, büyük iktidar- küçük iktidar… Hangi açıdan ele alırsanız alın tam anlamıyla bir restleşmedir bu.

Bunun üzerine birkaç ay şehre inmez. Para biriktirir. Elle tutulur bir miktara ulaştığında da çarşıya iner. Çocuğu ve eşi için yapacağı alışverişi düşünürken kentin parkında harıl harıl çalışan fotoğrafçıları görür. Şehirde gördükleri onun ufkunu açar. Kararını verir: fotoğrafçılık yapacaktır. Fotoğrafçı vitrininde 350 liralık bir makine görür. Taksitle alır. Adam da ona iyi davranır ve aletin çalışma biçimini anlatır. Daha sonra patronu olacak bu fotoğrafçıyla tanışası da bu şekilde olur.

O günden sonra köylerde, düğünlerde gizliden gizliye fotoğrafçılık yapmaya başlar. Kendisini ekonomik bağımsızlığa kavuşturacak bu iş fikrini babasına göstermek ister. Onun gizlice fotoğrafını çektikten sonra bu işten kazancını söylemeyi planlamaktadır. Bu sayede artık ona yük olmayacağını dile getirecektir. Bu hem bir takdir beklentisinin hem de özgürlüğünün, birey olabilmenin, kendini gerçekleştirmenin, artık ayakları üzerinde durabilmenin ilanıdır. Ancak babası fotoğrafı günah saymaktadır. Oğlunun bu arzusunu da kendisiyle “alay geçmek” olarak nitelendirir. “Bana bak dürzü! Babanla alay geçiyon ha. Defol yurdumdan kafir.”

Bu da onun şehre göçünü kesinleştiren cümle olur. Babasının fotoğraf çektiği için oğlunu “kafir” olarak nitelendirmesi Necati Mert’in fotoğraf üzerinden şehir- taşra değerlendirmesi yapmasına da olanak sağlamaktadır.

Artık şehirde fotoğrafçılığa başlayan Mustafa, patronu tarafından 19 Mayıs törenlerinde görevlendirilir. Bu özel bir gündür. Patron tarafından “Voli vurma günü” olarak değerlendirilir. Bu görevlendirme Mustafa’nın içine sinmez. Tam da babasının otoritesinden sıyrıldığı dönemde yeni bir ekonomik bağlılığa girmiştir. Şehrin kalabalığı onu ürkütmektedir. Yeni otoriteye itirazda bulunur. “Ağbi biliyorsun ben şehirde hiç şipşakçılık yapmadım. Babamdan gizli köylerde ne yaptımsa… Buraya yerleşmem bir hafta. Karanlıkoda işi ver sen” Ancak çok sert bir karşılık alır. Bağırmalar çağırmalar sonunda işsiz kalma tehdidiyle kendini törenlerde bulur. Stadyumdaki kalabalık, gördüğü manzaralar karşısında adeta şok olmuştur. Burada yukarıda da bahsettiğimiz kentli – taşralı çatışmasını görürüz. Yaşadığı kültürel değişim onu iyiden iyiye afallatmıştır. Törenlerde izlediği dans gösterilerini çocukluğundan beri asmalar karşılaştığı manzaralara benzetir.

Bandoyla birlikte eğildi stad. Sağa döndü asmalar. Çöktüler. Başlar gömülü. Yutkundu Mustafa bir şeyler anımsayarak. “Ağlıyorlar galiba!”Yine ayaktalar. Zıplıyorlar. “Nisan yağmuru mu desem… “On beşi top top oldular. Toplanıp toplanıp açılıyorlar. “Üzüm salkımı

Mustafa’nın izlediklerini bilincine kazıdığı görsellerle benzetmesinin temel sebeplerinin başında içinde bulunduğu ortama uyum sağlamak için geçmişiyle özdeşlik kurmak gelmektedir. Öyle ki tüm gösteri boyunca şehir ve taşra karşılaştırması yapmaktadır. Gösteri sırasında gördüğü kısa kollu, çorapsız, eteksiz diye tanımladığı genç kızlar hayretini daha da arttırır. “Babam, katık, üzüm, ağlayan karım, patron, ocak, zeytin ekmek, kızlar, babam, ocak, kızlar, üzüm, babam, patron…”

Bu sorgulama sonrasında törende kimsenin kalmadığını görür. Hiç fotoğraf çekip satamamıştır. İlk işinde başarısız olma korkusuyla gördüğü ilk kalabalığa (üç beş kişilik bir öğrenci grubu) fotoğraf çekme teklifi yapar. Kabul edilir. En azından artık eli boş dönmeyecektir. Ancak buna rağmen gün içinde gördükleri, yaşadığı şaşkınlık geçmişiyle bugünün karşılaştırmasına engel olamaz. “Yol boyunca düşündü Mustafa: “Gazetelerde gördüğümüz çıplaklardan bunlar. Hem de el adamlarının, babalarının önünde. Mezhep genişliği bu olsa gerek

Bu cümlede öyküde verilen pek çok konunun da özünü bulabiliyoruz. Öncelikle kentli taşralı çatışmasının örneği bunlardan biri. Mustafa giyim, kuşam üzerinden bir ahlaki değerlendirme yapmakta. Gösteride görev alan, tribünde bulunan kadınlar ve yakınları olan erkekleri “Mezhep genişliği” ile nitelendirmekte. Burada ilk kez kalabalık içinde görevlendirilmenin şaşkınlığı, yeni yaşam alanına uyum sağlamak için geçirdiği sürecin sancısının Mustafa’nın bakış açısında yeteri kadar bir değişim yaratmadığına şahit oluyoruz. Otoriter, sert, baskıcı bir ailede büyümesine rağmen eşine karşı gösterdiği empati, hissettiği sorumluluk duygusuyla kabuğunu kırma mücadelesi vermesi her ne kadar olumlu görünse de taşra için fazla nahif ve “medeni” sayılacak bu kişinin kente uyum sağlamak için bir adaptasyon süreci geçirmesi gerektiği aşikârdır. Yine yukarıda gösterilen alıntıda “Hem de el adamlarının, babalarının önünde” cümlesiyle kendisinin yetişkin bir erkek olarak sahip olamadığı özgürlüklerin ve bir türlü inşa edemediği baba-oğul ilişkisinin başları tarafından kurulmasına dönük bir eleştiri sezilmektedir. Zaten pasif bir karakter olan Mustafa’nın bu öfkesini ayıplama yoluyla göstermesi Mert’in karakter oluşturmadaki ustalığının bir göstergesidir.

Öykünün sonunda Mustafa yılgın bir biçimde şehir- bağ (taşra) patron- baba arasında kurduğu bağlantıyı dile getirir. “Ne bağ ne şehir ne patron ne baba.”

Öykünün sonundaki bu cümleyle Mustafa’nın sosyal gelişimin açısından büyük bir adım attığını görürüz. Artık hayatındaki iki otoriteyi de bir reddediş söz konusudur.


[1] Necati Mert, Mustafa’nın Karesi, Ankara, 2014, Hece Yayınları [2] Necati Mert, Mustafa’nın Karesi, Ankara, 2014, Hece Yayınları [3] Necati Mert, Mustafa’nın Karesi, Ankara, 2014, Hece Yayınları [4] Necati Mert, Mustafa’nın Karesi, Ankara, 2014, Hece Yayınları

20 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page